Ecim

Ayzıt Fırtınası

19/4/2008 · Kategori: Mekana Dair

img214/5754/kizkulesigz9.jpg

Bu defa… Sana küstüm İstanbul… Her zaman olduğu gibi, yine! Yine sana dürüsttüm… Sevda uykularına daldığım o zemheri gecesinde, ümit yorganımı çektiler ya, açıldı üstüm… Belki bu sebepten tutuktur şimdi, şakımaktan yorgun düşmek bilmez dil belası! Hani bir vakitler… Salacak sahilinde raks eden lacivert hayallerin saçına taktığı bir süstüm… Hani cânım bilirsin ya! Senin o çok sevdiğin, gam bronzundan hüzün kalıplarına dökülerek, hasret kaideleri üzerinde, kızıl ufkunda ayağa kalkan biçare büstüm… İşte o da nâr-ı aşk ile berhevâ oldu nitekim… Evet İstanbul, seninle baş başa kaldık yine… Seni saymazsak ömür denen bu garip oyunda… Kelimenin tam mânâsıyla tekim!

      Bütün güvercinlerin bana acıyarak baktı fark ettin mi? Dokuz gün dokuz gecelik halvetimizin ardından, bir lokma vuslat geçmemiş boğazımda, katar katar uzayan düğümlerden bahsetmeme ne gerek var? Âh İstanbul… Bu dünya neden bu kadar dar! Hisarlar, Dolmabahçe, Çamlıca ve Üsküdar! Ruhuma saplanan bu kaçıncı kıymıktı aceb? Bahtiyâr olamayacak kadar ihtiyarlamışım meğer… Kara kalem hayallerimin ne hükmü var ki âti denizinde? Hem… Bir akşam üstü, Salacak’tan Galata’ya su üzerinde yürüsem ne olacak ki Şeyh Galib’in izinde? Sihirli parmaklarla buluşamamış zavallı bir kamıştan öte neyiz kederin fevkinde? Meğer İstanbul… Maalesef ki meğer! Gözyaşımızın müsebbipleri, uğruların otağ kurduğu bir zeminde, kanımızı câm-ı cem için akıtmanın zevkinde…

      Haliç… İmkânsızlıklarımın dedikodusunda tüketti o günü… Eyüp Sultan şadırvanının sakini güvercinler elimden tutmadı! Ve bir acı veren hayal, kendisinden on adım geride yürüyen bir mahcubiyetle bir olup beni gecelerce uyutmadı! Maziye dönüp baktım ağladım… Ânı soludum… Nefesim kesilir gibi olduğunda bir sigara yaktım ağladım… Âti denen karanlığın içine çivilediğim gözlerimde salınan bir nâzenin rüyâya çok ama çok ıraktım… Ağladım… Ağladım İstanbul! Senin o kutsanmış topraklarına düşen her damla göz yaşıma hürmet etmek adına, gökkubbende semah eden bulutlar yağmaya ar ettiler! Âh İstanbul! Yine mi? Yine mi sevdâ kâtibi melekler, beni bir olmaz, olsa da vuslatı cân şişeme dolmaz bir aşkın menzilinde bekleyen bir güzele mi yâr ettiler? Çile-i güzîn diyârına firar eden gönlümün, yırtılmış yelkenleriyle hasarını gidermesi için, Hak tersanesine yanaşması gerekirken, tekrar ve tekrar, hem de zorların zoru bir gönül harbine girişmek üzere, ummanlara açılması akıl alır gibi değil! İstanbul! Gel kulağına fısıldayayım, korku, merak, ümitsizlik ve ateşlerle sarmalanmış sırrımı… 

      Zıtları taşıyorum şimdi gözbebeklerimde… İki bakış mesela… Biri pençelerini ruhuma geçirmiş, aman dilemektense ayakta ölmeyi yeğleyen varlığımın temeline dinamitler döşeyen… Biri… İçimdeki hayallerin hararetinde bile üşüyen… İki bakış… Biri ak… Biri kara… Biri derman… Biri yara… Biri zemheriler ekerken hoyratça, biri bahar vadeden… İçimde ki o sahipsiz diyâra… Söyle İstanbul! Bu ifritten hâl âşikâr edilir mi? Dosta ya da âğyâra… Şairâne duyuşlarla baktığım güllerin rengi bulaştı tıraşsız yanaklarıma… Mor akşamlara sızan kan çizgisi, hayalimin kör yatağanı marifetiyle âşikâr edilmiş bir meftun oluşun ta kendisidir! İstanbul duydun mu? Bundan böyle hakikati aramaktan yorgun bakışlarım, yirmi dört ayar hayallerin, sedef kakmalı avuçlarında tuttuğu o açmaya mütereddit goncanın, ansızın sultan olduğu diyârın, asılda köle ve surette efendisidir!

      Bu yükü taşımaya muktedir değilim İstanbul… Bilirsin… Neticesi belli mağlubiyetlerin adresidir bizim hanemiz… Hem… Bir vuslat daha ummaya kaldı mı bahanemiz? Israr etme İstanbul… Hicran ile kirlenmiş gözlerimiz, nasıl baksın ki tertemiz? Bak İstanbul… Dinle artık beni… Kabul etsen de etmesen de… Biz seninle, iki deli, iki şaşkın, iki aşk fakiri ve bilmem kaç defa daha hüzün dehlizlerinde kaybolmaya aday iki görünümlü lâkin yek vücut olmayı başarmış bir sersemiz! İki yoktan bir var elde edecek şiiriyet, bende yok âh gönlümün şehri… Gel etme eyleme… Yudumlamayalım bu baldan tatlı zehri! Tamam İstanbul! Tamam… Yaradan’a sığınalım her daim olduğu gibi, lâkin, bu defa aşktan firar etmek üzre sığınalım Rabbimize… Aşktan kaçalım bu sefer… Bizim ateşimizle kül olmasın çağla renkli o yürek! Hem ateş-i sûzân ile hazan inşâ etmeye ne gerek… Hey aşk! Sen de duy bu sözümü… Evet sen ey aşk… Nâm-ı diğer engerek… Sarılma, kurumaya yüz tutmuş cân ağacımın dallarına! Yine Kerem etme beni, Aslı’nın masallarına…

      ………/………

      Selâtin bir sırsın sen, âşikâr etmek müşkül…

      İçimdeki ateşi yâdigâr etmek müşkül…

 

      Minâreler dinledi ateşten lisânımı,

      Lâkin bu gönlü sana hükümdâr etmek müşkül…

 

      Gam devrinde keşfettim o yitik nisanımı,

      Üzülmekten korkalı, gönlü nâr etmek müşkül…

 

      Zulmeylemezsin elbet… Yakan yakmış cânımı!

      İbtidâyı aşkımı der-kenâr etmek müşkül…

 

      Devrilirken kubbeler, mânâ meftunu başa,

      Ey Bayâtî bak yine… Yâri yâr etmek müşkül!

      ………/………                                                 

      Âh İstanbul bak… Sözümü dinlemedin yine… Yine senden ırakta kalmaya tahammülü olmayan bu şair müsveddesine belayı revâ gördün… Beni rüsvâ eylemek sana hoş geliyor amma, unutma! Her sonbaharın ardından bir kara kış geliyor… Nehr-i âziz’i dondurmaktan ve o güzel başına perişanlık tacını kondurmaktan imtinâ etmemeye yeminli gibisin İstanbul… Lâkin ikaz etmedi deme seni bu kemter kul! Ben cehennemin ayak seslerini duyar gibiyim usul usul…

      “Çekdiğim derdi ne hem hâne ne hem râh bilir

 Âşıkım hâl-i dil-i zârımı Allâh bilir

 

Dâd o zâlimden eğer böyle kalırsa nâzı

Ne figân-ı şeb ü ne âh-ı seher-gâh bilir

 

Söyleşilmez nigeh-i şûhu acep müstağnî

Nezabân-ıdil ü ne şîve-i dil-hâh bilir

 

Gamzesi âteş-i sûzana girer bir câdû

Ne dil-i şu’le-feşân ne alev-i âh bilir

 

Böyle dilber ne belâdır başına ey Nef’î

Her nigâhını kazâ âfet-i cân-gâh bilir(1)

 

Bu ateşten ayak seslerine aldırmaksızın, Nef’î üstâdın gazelini mi terennüm edersin İstanbul? Gazel okumakla, gazelleri önüne katıp gideceğini sanan rüzgârdan, kehribar ümitler mi beklersin? Ayzıt fırtınasında kırlangıç kanadıyla uçmak, bağbozumunda murâdın hasadına bel bağlamak mıdır İstanbul? Bu defa başka bir lisân ile konuşursun ey saadet yurdu! Yoksa… Yoksa aşkın hakiki sahibi, bize de mi… Bize de mi  sevdâ sofrasından bin bir hamd ile kalkmayı nasip buyurdu? Neden sustun Âsitâne’m? Bu sükût ikrârın mıdır yoksa? Âh keşke Şehri yâr! Âh keşke…

Dil, şâd olmaya susamış… Gönül sazı, hem âvâz bir meşke… Öyle bakma bana İstanbul… Söz kifayet etmiyor bu hususu deşmeye… Bak! Hayaliyle bile dönüverdi iki gözüm çağıldayan bir çeşmeye… Dedim ya hasretimin tutuşturduğu şehir! Âh keşke…

 

DİPNOT: (1) Nef’î Divanı, Hz. Metin AKKUŞ, s.300, Akçağ Yayınları, 1993, ANKARA.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »